< Hüzün Günlüğü - Blogcu



<

« Önceki |

25/12/2008

sonra üşümek vardı

sonra üşümek vardı bir gece vakti

bir gece vakti ansızın sensizliğin ile titremek

 derin bir inilti ile mehtaba merhaba demek

ve yıldızlar ile yetinmek vardı

yani varlığı arar iken çokluk içinde

derin bir yokluk yaşamak

yine de yılmamak, yine de yıkılmamak vardı.

 

sığınacak bir yürek dilenmek biteviye

veya bir gece vakti yanıtsız bırakılmak,

umursanmamak ve hep örselenmek

uzatılacak bir sıcak el arzulamak  ümitsizce

ve fakat yapayalnız hissetmek kendini

yapayansız hissetmek bedenini…

 

şimdi sensizliğin ile bir başına ve mahzun

ağlamak şehrin en modern piramitlerinde

bir firavun edasında bin bir firavun ile

 bu melun şehrin bulduğum kuytu köşelerinde

sinmek ve bir müebbet akıbetten gizlenmek

ve sımsıkı kavramak ve sırılsıklam saklamak

öfkeyi, kini,isyanı ve  bir tutam hüznü

ve gözümden esirgediğim özlemlerimi …

 

           beni ve neşesizliğimi uykusuz gözler anlar

kan çanağından almış mayasını

uykusuz, bir o kadar umutsuz gözler.

anlar iki büklüm inleyen bedenimi ancak.

 

7/12/2008

Kurban Bayramı

Aylardır girmiyorum hüzüngünlüğü'ne.
Daha da önemlisi yazı da eklemiyorum, eklemek gelmiyor içimden.
Aslında eklenecek, ekleyebileceğim yazı da yok hani.
Yazmak anlamsız geliyor belki de...
Yazmıyor, yazamıyorum.
Paylaşmak daha da bir anlamsız hal bu olunca.
Bu aralar kendime yalnızlık cezası verdim.
Hatta mahkumiyetimin mekanı hapishanemde,
Koğuş ağalığı bir tarafa ötelerden payeler seçtim kendime.
Koğuşta ne ola ki...?
Burası Yalnızlık ülkemin payitahtı, ben divane padişahı...
Ve tahtmdayım mağrur..
Yıllar içinde yaşanan onca ihanet ve ikiyüzlülüğün tahtında...
Kurbanınız kurbiyete dair olsun. Dualarda buluşalım sadece... :)

5/9/2008

yanlızlık ülkesi

 

 

YALNIZLIK ÜLKESİ


ılık bir pazar akşamındayım.
yer altın park;
hani bu devasa şehirde bir vaha,
kalabalıklardan azade bir saha
altın park.

mevsim sonbahar,
yazın bu sokaklarda çiçekler,
çiçekler arasında birbirine sevgi ile bakan çiftler,
birde neşe ile şakıyan çocuklar gezerdi.
şimdi sadece uzaklardan gelen şehrin ağır trafik gürültüsü,
ve birde etrafta nadir de olsa gezinen çiftlerin,
adeta hayatı umursamayan gülüşmeleri var.
bir park lambasının altında ,
birazda tutuk bir kalem ile
tek dostum,
içimi tek açabildiğim sırdaşım,
defterim ile baş başayım.
hiçbir zaman bana mukabelede bulunmasa da,
ben ondan razıyım…
gerçeklerimi bilenler mukabele ettiler de ne oldu sanki...
olsun karşılık vermesin ne önemi var,
beni dinliyor ya...

bu sıkıcı şehre gelişim on ikinci senesini doldurdu.
dile kolay tam on iki sene.
zaman bu günden bakınca nede hızlı geçmiş benliğimin üzerinden.
hiç geçmeyecekmiş gibi yaşanan acılara,
hiç bitmeyeceğini düşündüğüm yoksunluklara rağmen.
geldiğim ilk günden bu ana değin,
kalbimi çevreleyen,
ve gün be gün çemberini daraltan
bu hali ile onulmaz işkenceler çektiren bedenime,
bu soğuk şehre
ilk adımımı attığım günler
büyük bir boşluktaydım.
hayret ki, gelişim aslında bu boşluğu doldurmak,
ve bu suretle,
hayatımı anlamlı kılmak içindi yalnızca...

evet bir boşluktaydım.
ve bu şehir bu boşluğu dolduracaktı...
şimdi geçmişe göz gezdirdiğimde bulunduğum zemin üzerinden,
keşke diyorum,
hani keşke demeyin diyen sese neredeyse muhalefet edercesine,
ve fakat dilin kemiği yok ki...
söz geçiremiyorum kendime.

keşke bu şehre hiç gelmeseydim.
yaşadığım onca sene hiç yaşanmasaydı.
beni bu sahile sürükleyen boşluk hiç dolmasaydı.
keşke...
varsın hiç dolmasın o boşluk,
olduğu gibi kalsındı.
ve hatta,
daha da bir büyüsün gam değildi bana.

şimdi ne oldu ki sanki.
evet doldu,
doldurabildim dostlar!
muzdarip olduğum bu boşluğu,
müjdeler olsun bana!…
acılarla,
ayrılıklarla
ve en önemlisi de
şu yaşadığım azap saatleriyle...

beni bu saatlere icbar eden gerçeklere lanet edesim geliyor,
edemiyorum…
beni bu saatleri yaşamaya mecbur kılan gerçeklere lanet edesim geliyor,
edemiyorum…
değerlerim,
onca olumsuzluklar arasında
yinede beni ben kılan değerlerim,
engel oluyor buna...

etraftan geçen birkaç genç,
şu an kahkahalar içinde seyeran ederlerken etrafımdan,
bir park lambası altında,
yapayalnız gördüklerinde beni,
ansızın bir sükut yaşıyorlar.
bu hal bir kaç metre uzaklaşıncaya kadar devam ediyor.
ve sonra fısıltılar...
evet fısıltılar..,
acabalı,
ve sanırım biraz da acınası fısıltılar...

bilmiyorlar,
bu yalnızlık benim kavuşmakla sükuna erdiğim ereğim.
bilmiyorlar;
ben yıllar öncesinden
kalabalıklar arasından yalnızlık adasına sürülmüş mahkumuyum küreğin.
bilmiyorlar,
ben sevdiklerimden fersah fersah uzakta,
bilinmezlikler ülkesinden,
bilinenin müebbet sürgünüyüm.

evet
yıllarca
beni çevreleyen
ve yaşantıma çoğu defa gıpta ile bakan insanların arasındayım.
ve fakat yalnızım…

kendini amansızca kıyıya vuran;
büyük umutlarla,
ve fakat umduğunu bulamayıp usulca gerisin geriye
geldiği yere çekilen dalgalar misaliyim;
her gördüğüm kıyıya vuruyorum kendimi amansızca...
bir ümit,
bir nasip uğruna…
ve fakat
ümitsizlik ve nasipsizlik karşılığında
nedense her defasında..

benliğimi her attığım sahil bana ihanet ediyor.
peki neden?
bilemiyorum.
belki de diyorum,
belki de bu ilk ve tek ihanetimin bedeli,
bilemiyorum...

suskunum şu an
onca yaşanılan karşısında.
ve sürsün istiyorum bu suskunluk ebediyyen.
evet…
bitmemecesine bir suskunluk diliyorum bu gece.
ve fakat içimdeki ses,
o kalbimi her an acıtan ses,
bütün zerrelerimi inleten ses susmuyor,
susmayacağım diyor
kararlı bir edayla.
ve bir o kadar pervasız

gitmem gerekiyor.
gece bir hayli ilerledi.
yalnızlık ülkesinin payitahtı beni bekliyor.
dostlara selam olsun.
yalnızlık ülkesine,
yani yanınıza geliyorum...

19/3/2008

 

 

YA RAB , BU UĞURSUZ GECENİN YOK MU SABAHI ?
Ya Rab , bu uğursuz gecenin yok mu sabahı ?
Mahşerde mi biçarelerin yoksa felahı !
Nur istiyoruz .. Sen bize yangın veriyorsun !
" Yandık ! " diyoruz ... Boğmaya kan gönderiyorsun !
Esmezse eğer bir ezeli nevha* , yakında
Ya Rab ,o cehennemle bu tufan arasında ,
Toprak kesilip , kum kesilip Alem-i İslam ;
Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnam .*
Bizar edecek , korkuyorum ,Cedd-i Hüseyn'i *
En sonra , salib ormanı görmek Harameyn'i !...*
Bin üç yüz otuzbeş senedir , arz-ı Hicaz' ın
Ateşli muhitindeki suzişli niyazın
Emvacı huruş-aver olurken melekuta ;
Çan sesleri boğsun da gömülsün mü sükuta ?
Sönsün de , İlahi , şu yanan meş' ali vahdet *,
Teslis * ile çöksün mü bütün aleme zulmet ?
Üçyüz bu kadar milyonu canlandıran iman
Olsun mu beş on sersemin ilhadına* kurban ?
Enfas-ı habisiyle * beş on ruh-u leimin * ,
Solsun mu o parlak yüzü Kur'an-ı Hakim' in ?

İslam ayak altında sürünsün mü nihayet ?
Ya Rab , bu ne hüsrandır , İlahi , bu ne zillet ?
Mazlumu nedir ezmede , ezdirmede mana ?
Zalimleri adlin hani öldürmedi hala !
Cani geziyor dipdiri ...Can vermede masum !
Suç başkasınındır da niçin başkası mahkum ?
La yüs' ele * binlerce sual olsa da kurban ;
İnsan bu muammalara dehşetle nigeh-ban *!

Eyvah ! Beş on kafirin imanına kandık ;
Bir uykuya daldık ki cehennemde uyandık !
Madamki,ey adl-i İlahi yakacaktın ...
Yaksaydın o melunları ...Tuttun bizi yaktın !
Küfrün o sefil elleri ayatını sildi :
Binlerce cevami * yıkılıp hake serildi !
Kalmışsa eğer bir iki mabed , o da mürted *
Göğsündeki haç , küfrüne fetva-yı müeyyed *
Dul kaldı kadınlar , babasız kaldı çocuklar ,
Bir giryede bin ailenin matemi çağlar !
En kanlı şenaatle kovulmuş vatanından ,
Milyonla hayatın yüreğinden gidiyor kan !
İslam' ı elinden tutacak kaldıracak yok ...
Na-hak yere feryad ediyor : acize hak yok !
Yetmez mi musab olduğumuz bunca devahi *
Ağzım kurusun ... Yok musun ey adl-i İlahi !

 

 

.....

 

Şiirin yazılış tarihi 10 nisan 1913...

Yıl 1908.
Selanik’ten (Yahudi Tarihinde Kudüs’ten sonra ikinci kutsal şehir olarak addedilir) gelen sözüm ona Kurtuluş Ordusu'nun, İstanbul’da emniyeti tesisi ardınca Devlet-i Ali Osman'ın idam fermanı  ilan edilmiştir.
Abdülhamit Han'a bir Yahudi, bir Ermeni, bir başka dönme, ve soysuzluk en yüce mertebesi bir deni’i, hal fetvasını okumuştur...
Meşrutiyetin ilanında önde gelenler içinde gayri müslim tebaa ve dönmeler çoğunluktadır.
Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşalar darbeyi yapan İttihat Terakki'nin başındadırlar. Ve dönmedirler hiç dönmeseler dahi...

İktidarları ile beraber tasfiyede başlamıştır Ali Osman için...
Öyle bir tasfiyedir ki,
Anadolu’da Kürt ve Türklerden erkek birey kalmayacaktır neredeyse bir kaç sene sonrasında.
Balkan savaşları, ve Kafkasya'da R

Rus işgali devleti perişan etmiştir.
Bu devlet ve millet hiçbir zaman bu denli bir zillet görmemiştir. Duyargaları açık vatan evladı kahrolmaktadır; ya savaş meydanlarında veyahut iç dünyalarında,
yani yüreklerinin taa ortasında...

Batıda Ayestefanos sırtlarına kadar işgal, altı asır geri gitmek demektir.
Bu sırtlar İstanbul’dan temaşa edilecek seviyede yakındır Payitahta ve 550 sene evvelinden fethedilmiştir.
Doğuda Erzurum'a dayanan bir Rus işgali yaşanmaktadır.
Ar, namus, onur ayaklar altındadır.

Bu millet onurludur. Ve bu milletin onuru ile bu denli oynanmamıştır.
Mehmet Akif, Balkan kökenli bir Arnavut’tur.
Ve Arnavutluk, başta olmak üzere Balkanlarda müslüman cesetlerinden kuleler şehirlerin süsü olmuştur.
Kan rengi anıtlar vardır artık doğup büyüdüğü beldelerde Akif'in.
Bu kopuş ebedi bir kopuştur onun ferasetinde.
Anlamıştır ki bir daha dönüş olmayacaktır; babasının, atasının kabristanına.
Bu güne kadar olmamıştır da hani....
Bu ata yadigarı coğrafyanın dönüşü mümkün olmadı bu güne kadar. Camiler kiliseye veya ahırlara çevrildi.
Coğrafyanın tapu taşları garip bu gün, altlarında yatan milyon adet şüheda ile yan yana, baş başa....

Irak coğrafyasında bu gün lokal ölçekte yaşananlardır Osmanlı’nın o dönemde yaşadıkları.
Iraktan da Akiflerin çığlıkları geliyor artık.
Ahh vatanım…
Bilir misiniz bu feryadı?
Bilmeliyiz, gerçek bilme tahtında birer vatansız olarak....
Dinimizi, diyanetimiz yaşayamadığımız toprak bizim vatanımız mıdır ...?
Bilir misiniz ne acı bir feryattır bu feryat.?
Allah hiçbir zaman yaşatmasın...

Mehmet Akif bu yaşananları bütün zerreleri ile hissedecek kadar adamdır, insandır, müslümandır, Osmanlıdır.
Kaht-ı rical asrında…

Mehmet Akif bence iyi bir şair değildi...
Ezher de Araplara, Arap edebiyatı hocalığı yapacak seviyede bir donanımı olmasına rağmen,
iyi bir şair değildi Akif.
Hatta o bir şair de değildi...

Akif bir çığlıktı.
Üç milyon şehidin son çığlığı idi;
Balkanlar’da, Kafkasya’da.
Osmanlıya vurulan ölümcül darbelerin,
şeytani ihanetlerin, ve yalnızlığın ve bahtsızlığın çığlığıydı Akif....
Akif, akif idi hani bu çığlıkta çok zamanlarda.

Çığlıkta duyan mantıklarımız değil, yüreklerimiz olmalıdır,
belki de bu nedenle dostlar…
Allah O'ndan razı olsun.
Ben O çığlıktan razı olmanın ötesinde ona medyunum...
Hani derler ya; her gelen gün, gelmezden önceki günü aratır...

Doğan her gün ile birlikte gelen aydınlık olmalı iken,
yaşanan her doğum karanlıkları dahi aratır nedense hep hayatımızda....

İşte o günler yaşanmaktadır 20. asrın ilk yıllarında.

Bir asır sonrasında nasıl ki bizler, ufukta karabulutlar;
fırtınaların, boranların menba’ı kasvet yüklü karabulutlar görüyoruz.

Ve korkuyoruz ya...,
O günler bu günler gibidir haddi zatında...

Mecmualarda, yitirilen bir şehrin, bir beldenin ve hatta ülkenin,
yırtılan binler, milyonlar adedince iffetin haberi vardır...

Mecmualarda puntolar olabildiğine büyük,
Kullanılan mürekkep ise kandır,
İşte o günlerdir,
bu şiirin yazıldığı günler...

Kosova düşmüştür; yüz binlerce masumun bedeni ile;
alt alta, üst üstte...
Bosna, Arnavutluk düşmüştür; milyonlar adedince mazlumun iskati ile.
Gazeteciler bu haberlerin kaydını tutarken canhıraş bir vaziyette,
Akif bir başka tutmuş canı dilinde...
Bu şiir böyle bir şiir olsa gerek...
...
Okulda iken Tarihin kaynaklarından biride şiirlerdir denmişti.
Şaşırmıştım...
Yadırgamıştım ve hatta...
Şiir ve Tarih...
Ne alaka....
Akif’i okuyunca yıllar sonra; kuramadığım alaka,
bedenimi, benliğimi bırakmıştı muallakta...
Nutkum kesilmişti, boğazım düğümlenmişti....
Susmuştum...
Tarih şiir yazmış, Akif onu kaleme dökmüştü...

Burada da susmak gerekir sanırım.
En azından ben susayım.
Siz dinleyin… ?

Bülbül hani o en nefis nağmelerini şakırda bî-çare,
duyanlar mest olur, geçerler kendilerinden yâ...
Ah kaşki der hani şair.
Ah kaşki bilselerdi...
Bilselerdi o nağmelerin kaynağı ne büyük bir acıdır,
geçerlerdi o nağmelerden…
ilk geçişlerinden daha da bir ayrı...
Bu nağmeler o nağmeler mi ola acep dostlar...?

Gelin beraberce susalım…
En azından ben susayım.
Siz dinleyin…?

Bilir misiniz en büyük nutuklar,
suskunluklardır a dostlar!
Bilir misiniz en büyük natıklar,
suskunlardır a dostlar…
Bilir misiniz…?
Ol suskunluklar değiştirmiştir kainatın dengesini...

Gelin biraz susalım.
Susmak dinlemektir.
Dinlemek susmaktadır.
Dinlemek için susmak gerekir,
Lakin dinledikten sonrada susmamak gerekir...
İkinci gerekirde buluşuruz inşaallah...

Buyrun cümleten susalım Bosna,Kosova, Irak, Çeçenya, Afganistan, Filistin... yadımızda....
Rabıta yapalım adeta...
Yıllarca yaptığımız rabıtaların gayrısına ve gayrısında...




 

 

10/3/2008

ismi yok...

 

yıllar süren bir arayışın yorgunluğu,

 yüzümde yokluğun acıtan dongunluğu

 

hayat denen bilmece ile yaşadığım onca cedel

mazimden atiye verilmiş acımasız bedel

 

gerçeklerim iki büklüm bedenime pranga

damarlarıma katran zehri eden namert şırınga

  

 

 

 

Kategorilerim

    Arkadaşlarım

    Bağlantılarım


    Blogcu ile yapıldı